Üye Sayısı = 14
Hikaye Sayısı = 208
Yorum Sayısı = 8Galatasaray Lisesi –yada eski adıyla Mekteb-i Sultaniye- öğrencilerinden bir grup arkadaşıyla, Çanakkale Savaşları’na gönüllü giden 948 Mehmet Muzaffer’in hikayesidir bu. Çok gençlerdi o grubun öğrencileri ama gelin görün ki vatan savunması, vatan sevdası ne yaş farkı ne cinsiyet ayrımı ne de başka bir ayrıma yer bırakmıyordu. Savaşın gerçek yüzüne tanık oluyorlardı Çanakkale’de. Kara bulutlar yükseldiğinde havaya baktıklarında eskiden yağmur gören gözleri o günlerde gökten yağan kan damlalarını görüyordu. Dayanılmayacak bir acıydı fakat acıya herşeyin O’nun takdiri olduğu bilinerek katlanılıyordu. Ölüm hak, miras helaldi diye öğretilmişti. Ölüm onlar için sıradan bir oyundan, mirasları ise yalnızca dört şeyden ibaretti. Toprak, din, namus ve bayrak. Bu dört şey dışında bırakabilecekleri hiçbir şey yoktu. Ve gün geldi Mehmet Muzaffer bir saldırı esnasında tüm arkadaşlarını kaybetti. Dayanılmayacak acılar içinde kalmıştı. Onca sene beraber yaşadıkları zamandan sonra ölüm çok ani fakat oldukça onurlu bir şekilde onlara gelmişti. Mehmet Muzaffer saldırı sonrasında 2 günlük tedavi görmesinin neticesinde komutanı onu çağırtmış ve görev vermek maksadıyla onu evine yollamak istemişti. Biliyordu ki Mehmet Muzaffer’e direkt olarak eve gitmesini emretseydi, o bunu kabul etmeyecekti. Nasıl olurdu ki zaten kendinden daha küçükler orda can verirken o evinde rahat oturabilir miydi? Bu mümkün değildi. Mehmet Muazeffer görev kağıdıyla görev yerine ulaşmıştı. Fakat oradaki askeri yetkili; bunun mümkün olamayacağını çünkü daha savaşan askerine giyecek, yiyecek bulamadığını, bunları bulamazken iki kamyon için 12 tekeri nasıl bulmasını beklediğini anlattı. Mehmet Muzaffer olayı anlamıştı. Artık kumandanının onu neden İstanbul’a geri gönderdiğini biliyordu. Ancak Mehmet Muzaffer görevin kutsallığını ve Çanakkale’deki durumun mahiyetini de biliyordu. Onun için bu görevi yerine getirmek farzdı ve yerine getirecekti. Askeriyeden ayrılan Mehmet Muzaffer hemen Nişan Bey’in yanına koştu. Eski bir rum tacirdi Nişan Bey. Nişan Bey malları verebileceğini ancak parasının ödenip ödenemeyeceğini sormuş ve “Önce mallar sonra para…? diyen Mehmet Muzaffer’in elindeki 5 mühürlü zarfı görmüştü ve ikisi arasında anlaşma sağlandı. Mehmet Muzaffer dükkandan çıkarken “Para benim param değildir devletin parasıdır. Herkesin devlete borcu vardır hatta sizin bile.? demiştir. Mallar alınır zarf verilir. Nişan Bey zarfı hemen bozdurmak için bankaya gider. Fakat senedin sahte olduğunu, bankanın en fazla 50 liralık senet bastığını öğrenir. Ayrıca basılan senetlerin arkasında “Bedeli der Asr-ı Saadet’te karşılığı altın olarak ödenecektir.? yazması gerekirken Nişan Bey’in elindeki senedin arkasında “Bedeli Çanakkale’de kanla ödenecektir.? cümlesinin yazılı olduğunu öğrenir. Ve parasını helal ederek “İyi senatkârmış kerata… :)? der. Mehmet Muzaffer görevini başarıyla yerine getirmiştir. Askerin ihtiyacı olan tekerlekleri temin etmiş ve Hakk’a karşı sorumluluğunun bilincinde olarak tekerleklerin karşılığını fazlasıyla tedarik etmiştir. Çanakkale akan her kan bu vatan için, bu vatandakiler için akmıştır. Akıtılmıştır... Çanakkale’de yalnızca o tekerleklerin bedeli değil, tüm ulusun tarihinin, sahip olduğu maddi ve manevi değerlerinin korunması için ödenen bedel, onurlu ve değeri biçilemeyen Şehit kanlarıyla ödenmiştir.
Hikaye 181 kez okundu
Hikaye Ahmet Maranki tarafından 25/05/2009 - 15:52:08 tarihinde eklendi